χρυσὸς βέλος

Ah, yüce Zeus, bu kadının sesi bir ölüm haykırışı gibi kulaklarımıza ulaşıyor, Hiçbir insancıl kuvvet onu durduramıyor. Aşkı Medusa’yı, öfkesi Medea’yı andırıyor. Gözleri Ganymedes’i görmüşçesine ışıkla dolmuş, Helios’un arabasıyla güneşe dokunuyor sanki. Elinde olsaydı Persephone’den daha istekle koşardı yeraltı krallığına, Eğer, eğer bir şekilde emin olsaydı aşkının onu beklediğinden. Aşkı kim diyorsunuz, tanrılar? Bir ölümlünün…

Ah, yüce Zeus, bu kadının sesi bir ölüm haykırışı gibi kulaklarımıza ulaşıyor,

Hiçbir insancıl kuvvet onu durduramıyor.

Aşkı Medusa’yı, öfkesi Medea’yı andırıyor.

Gözleri Ganymedes’i görmüşçesine ışıkla dolmuş,

Helios’un arabasıyla güneşe dokunuyor sanki.

Elinde olsaydı Persephone’den daha istekle koşardı yeraltı krallığına,

Eğer, eğer bir şekilde emin olsaydı aşkının onu beklediğinden.

Aşkı kim diyorsunuz, tanrılar? Bir ölümlünün delice aşık olduğu,

Aklını Phaedra kadar kaybedip acısını içine gömdüğü…

Ah, Athena, bilgelik ver ona,

Ey, savaşın ve aklın tanrıçası!

Güzel Afrodit, bu tutsaklıktan kurtarıp özgürlüğe kavuştur onu,

Söyle, kanatlı oğlun çeksin oklarını üzerinden

Aşkın perdesini, bu ölümlünün gözlerinden!

Nerede görülmüş bir insanın bir tanrıya aşık olduğu?

Ah, kadın, bu kadın yanıyor

Ruhu her gece kan ağlıyor,

Görüyoruz onu, sevgili dostlar, görüyoruz ve biz de ona ağlıyoruz.

Bakın, defne ağacının altında oturmuş ve başını toprağa yaslamış,

Gözyaşlarıyla rüyasının ölümsüz aşkına su veriyor!

*

Tanrılar, acımasızdı. Bunu kime sorsanız söylerdi -onlardan korkar, hayatlarımızı kocaman gölgeleri altında yaşardık. İnsandık biz, ölümlü yaratılan o değersiz varlık… Tapınmayla geçerdi ömrümüz, yukarıdan gözünü bize dikenlerin gazaplarından korunmak ve ölümsüz hayatımızda acılarda boğulmamak için.

Tanrıların en acımasızı herkese göre değişirdi. Kimisi, yüce kral Zeus’u söylerdi, korkunun şimşekleri tanrının gölgesi gibi belirirdi bakışlarında ve titreyerek başını eğerdi. Kimisi ölümden, o bilinmeyen sonsuz karanlıktan korkardı. Üç başlı köpeğin sesini duymuşçasına çevirirdi başını sağa sola, yasaklı bir şeyden bahsettiğinin bilincindeymiş gibi, o tanrının, yeraltının efendisinin adını sayıklardı. Bizi aç bıraktığı kışlarda Demeter de zalimdi, uluslarımız birbiriyle savaşırken boyandığımız kan gölünün altında Ares ile Athena da…

Ancak… Sanıyorum ki, duyabileceğiniz bütün cevaplara rağmen, benimki hepsinden farklı olacak.

Korkmuyorum. Tanrılar her şeyi duyar, biliyorum. Ufak bir iplikle sarılan şu hayatımda yaşamak gibi bir derdim yok artık. Varsın kapansın bana Elysium kapıları, bu dünyanın bahçelerinde en güzel zamanlarımı geçirdim ben. Ölüm benim için ancak bir kurtuluştur, dudaklarım Lethe’nin suyuna hasret, benim için olabilecek tek geleceği bekliyorum.

Duyuyor musun beni, her şeyi gören? İzliyor musun acı çekişimi, parçalanışımı, şekillendirdiğin hayatımda? Oysaki benim hiçbir suçum yoktu… Haksız öfkenin yöneldiği bir ölümlü olmaktan başka! Evet, meydan okuyorum sana, yüce iradene karşı çıkıyorum -haksızsın, ey zalim, Aşk Tanrısı, oklarınla küle çevirdin hayatımı! Dilerdim ki kendi ateşinde yan, kavrul ve yerle göğün birleşmesinden öncesine gömülsün varlığın, kanatların seni göklerde bir daha taşımasın! Sensin, Eros, tanrıların en acımasızı, aldın benden aşkımı ve de hayatımı!

Gel, buradayım, son bir yüzleşme için… Gel ki, Lethe’nin sularında acılarımı unutabileyim!

*

Kyprisli tanrıçanın bir oğlu olduğunu söylerdi efsaneler. Onu resimlerimize, dokumalarımıza küçük bir erkek çocuğu gibi işler; altın sırma saçlarının arkasından iki kanadını görürdük. Başka bir tanrıya benzer şekilde bir ok ve yay taşırdı elinde. Yüzünde küçük bir gülümseme olurdu ve bu gülümsemede biraz muziplikle çokça ihtimalden başka bir şey görülmezdi. O sevilirdi çünkü aşkın kendisinin meyvesiydi.

Çocukluğumda defalarca duymuştum bu hikâyeyi. Parnassos Dağı’na bakar, ne kadar da çok tanrı ve tanrıça olduğunu düşünürdüm. Bazen de kafam karışırdı, birinin hâkimiyeti nerede biter, diğerinin nerede başlar, anlamazdım. Bir tanrının gücü her şeye yetermiş gibi gelirdi ancak sonra bir tanrı daha çıkardı karşımıza… Biz hepsine itaat ederdik. Adaklar adar, bize çizilen yolda ilerlerken ışığımız olmaları için yalvarırdık onlara.

Tanrılar, ah tanrılar… Varoluş sebebimiz ve amaçlarımızdı onlar. Uyuyamadığım gecelerde engin yıldızlı gökyüzüne bakar ve düşünürdüm, göğün ardında ne olduğunu merak ederdim. Tanrıların katı vardı elbette, ancak… Acı çeken Atlas’ın omuzlarından baksam başka bir dünyaya açılır mıydı gözlerim?

Asıl sorularım başkaydı, merakım bambaşka… Ayaklarımızı bastığımız bu topraktan, Demeter’e edilen dualarla bize verilen bu yiyeceklerden, yanı başımızdaki denizden başka… Bir yaşam var mıydı, bize vaat edilen?

Kendi düşüncelerimden korkardım çocukken. Kimsenin aklında olmayan sorular benim kafama üşüşmüş, ruhumu ele geçirip beni esir almış gibi hissederdim. Utanırdım. Adağın ateşine yaklaştıkça titrerdi ellerim, dualarda kapanırdı gözlerim… Yüzüm alev alev yanardı ve ölesiye korkardım, bir bakışım her şeyi belli ediyor sanırdım.

O zamanlar çocuktum, buna rağmen büyüdükçe netleşen bir şekilde biliyordum. Korkularımın sebebi gün gibi açıktaydı ve bazen o kadar kafam karışırdı ki, bu da aslında tanrıların bir oyunu mu diye düşünürdüm çünkü aklımdan geçen şeyler imkânsızdı, en büyük günahtı: Ben, inançsızdım.

Belki de böyle doğmuştum. Yaratılışım böyleydi, Tartaros’a da mahkûmdum. İçine doğduğumdan başka hayat yoktu benim için, rüyalarımda bile görmezdim… Bazen kulağımıza hikâyeler çalınırdı, savaşılan milletleri duyardık ama onlar hayali birer insan sürüsüydü sanki, ölümleri yaşamlarını yok ediyordu. Başka tanrıları vardı belki, duyduğumuz korkunç tapınma yolları… Tanrılar gerçekten varsa, en doğrusu bizim yaşattıklarımız olmalıydı.

Bu dünyaya geldiğimde yalnızdım, kimseye de aklımdaki soruları açamadım. Beni bilen birine soramadım, gerçekten böyle mi doğduğumu… Yalnızca bir gün, tüm cesaretimi toplayıp Daphne’ye sormuştum. “Hiç, bir tanrı gördün mü?” On üç-on dört yaşlarında olmalıydık, bağbozumu günlerinden biriydi ve herkes Dionysos şenliklerine hazırlanıyor, horalar hareketleniyordu.

İri iri açılmış ela gözleriyle, şaşkınlık içinde bakmıştı bana. “Ne?”

Elinde tuttuğu sepete atacağı üzümle öylece kalakalmıştı. Onu suçlayamazdım. Kumral, upuzun dalgalı saçları, badem şeklinde ela gözleri, ufacık yüzü ve sevimli gülümsemesiyle melek gibi bir çocuktu o zamanlar. Herkes, ben de dahil, neden benimle arkadaş olduğunu sorgulardı. Bir köşeye çekilip sessiz duran hallerim, soğuk bakışlarım, yabani tavırlarımla küçük topluluğumuzda çok ilgi çekmezdim çünkü… Genelde kendi halime bırakılırdım, katlanılacak ufak bir pürüz olarak görülürdüm… Ama Daphne… Daphne tek arkadaşımdı. Aynı zamanda burada beni seven tek kişiydi, sanıyorum. Şimdi dönüp bakıyorum da, tanrılar kaderlerimize karar verirken oldukça eğlenmiş olmalı.

“Bir tanrıça da olabilir.” Diye eklemiştim hemen, Daphne’nin asıl şaşırdığı şeyin bu olmadığının bilincinde olarak. “Derler ya mesela, Artemis-“ sesimi alçaltmıştım tanrıçanın adını söylerken, “Geceleri, avcılarıyla ormanlarda gezinir diye… Ya da herhangi başka bir tanesi…”

“Hayır, Lores, ne diyorsun sen?” Şaşkın gözlerini etrafta gezdirmiş, bizi kimsenin dinlemediğinden emin olmuştu. “Bu da nereden çıktı şimdi, böyle şeyler konuşulmaz, biliyorsun!” diye devam etmişti, sesini fısıltı şeklinde tutmaya çalışsa da endişesi ağır basan bir tonda.

“Bir sebebi yok,” diye geçiştirmiştim hemen. “Öylesine bir soruydu, yalnızca.”

Arkadaşımı daha fazla endişelendirmek istememiştim. Daha doğru kelimeyle, şüphelendirmek… İçten içe Daphne’ye minnettardım, yalnızlığımda bana tek teselli olduğu için. O da giderse ne yapardım? Susmuştum, bu yüzden, o anlık güvencemi korumak istemiştim.

Hayatım boyunca korktum. Düşüncelerim duyulursa, yetim bir çocuk olarak büyüdükten sonra tam olarak içine dahil olamadığım bu topluluktan da dışlanacağımı biliyordum. Herkes gibi yapmaya çalıştım yalnızca, sepetlerimi doldurarak, dokumalarımı işleyerek, adaklarımı adayarak ve törenlerimize katılarak… Zamanla onlardan biri olurum sandım, içimdeki bu boşluğu inanç doldurur ve huzurlu bir şekilde yeraltı dünyasının bahçelerinde kalabilirim, sonsuza kadar…

Yıllar, yanıldığımı gösterecekti bana.

Doğduğumdan beri benliğimi yakan içimdeki o boşluğu tanrılar… Tanrıların biri doldurdu, aşkla. Sonra… Bir insan olarak değersizliğim öyle bir vurdu ki yüzüme, o boşluk büyüdü, büyüdü ve… Beni yakıp kül etti.

Ölü bir kızın ağıdı şimdi, kulaklarınıza ulaşan. Bedenim ne zaman çürüyüp Gaia’nın kucağına karıştı bilemem ama kalbimin öldüğü zamanı size anlatabilirim. Beni duyan insanlar varsa orada, sesimin ulaştığı en son biri kaldıysa… Yaşadıklarımın bir değeri var demektir.

Efsanelerde yer almadım ben, hiçbir çiçeğe ismini verebilecek kadar değerli olmadım. Ölümlülerin kısa yaşamında unutulan adım tanrıların katında yankılanmadı bile. Buna rağmen hayatım, Moira’ların parmaklarını yoracak şekilde dokunmuştu. Böyle olmasını istedim. Yaşadığım bunca şey boşa gitmesin istedim, ben, ben aslında tek bir şey istedim… Aşkımı. Ölümsüz aşkımı.

Ancak tanrılar sizi sevse bile…

Tanrılar. Yüce Olimpos Dağı’nda yaşayan, adaklar adadığımız, ibadet ettiğimiz koruyucularımız. Onlara hiçbir zaman tam olarak inanmamıştım. Yüzlerini görmediğim, efsanelerinde insanlar gibi duygularıyla hareket eden yüzlerce varlığa hiçbir zaman, kalbimin içten sesiyle seslenmemişken…

Şu kısa hayatımda, tanrıların gerçek olduğunu öğrendim. Ancak sandığımız gibi koruyucularımız değillerdi. Beni korumamışlardı… Öfkeleri ve gazapları gerçekti, evet, bizse onlar için önemsizdik. Adımızı bilmez, sesimizi duymazlardı. Hayatım boyunca anlamamıştım, neden onlara tapındığımızı.

Şimdiyse onlara inanıyorum ancak yine de inançsız biri olarak ölüyorum.

Son nefeslerimi verirken yıldızlı gökyüzüne, ölümsüz aşkımın ikizine bakarak; Kharon’un beni kayığına alıp almayacağını merak ediyordum. Belki, belki gölgelerin tanrısı Hades beni anlardı ve Elysium’a adım atmama izin verirdi. Ama… Onlara güvenmiyordum artık. Yaşamımı zehreden bu kutsal varlıklar, ölümden sonraki hayatımda da bana rahat vermeyecekti, hissediyordum bunu.

İsterdim ki öyküm yalnızca doğduğum topraklarda değil, dört bir yanda yankılansın. Efsaneleri duyduğum o büyük çöllerde kumlarla uçuşsun, Nil’in sularında aksın, Kibele’nin anıtlarında bir dua olarak yazılsın… Hissediyorum, hissediyorum… Bitiyor… Bu yaşam bitiyor ve yanımda olan tek bir kişi bile yok, benimle sonsuzluğa kadar birlikte olacağına hayatıma son veren o gün ışığı, bu karanlık gecede beni yalnız bırakmış. Acı çekiyorum ama gözlerimi yakan gözyaşlarının sebebi bu değil, düşünüyorum, ah, yaşandı mı gerçekten tüm o güzel zamanlar? Mutluluk diye bir şey var mıydı yoksa o da benim bir hayalimden mi ibaretti? Biz insanlar, gerçekten sevip sevilebilir miydik?

Yalnız olduğum için ağlıyorum, bana sorularımın cevabını verecek kimse olmadığı için… Bunu hak etmedim, biliyorum, ancak ben neyim ki bu kocaman evrende? Bir kahraman olamadım, bir aşık olamadım… Şarkılarım söylenmez, efsanem konuşulmaz, biliyorum.

Bu hayatta bir insan olarak yaşamak zordur ancak… Bir tanrının nefretini üzerine çekmiş bir insansanız, o zaman yaşamanız söz konusu bile değildir.

Yorum bırakın