Gölgedeki Çiçekler

Güneş ışığından hiçbir zaman haz etmedim. Tenimi yakan taneler çiçeklerime hayat olurdu ama her bir kök, bileklerime sarılıp beni de bağlardı sanki. Hissettiğim aidiyet değil, tutsaklıktı. Hatırlıyorum, her zaman annemin gölgesinde kalışımı. Babam kimdi bilmezdim bile – anneniz on iki büyüklerden biriyse, sizin de tanrıça olmanızın hiçbir anlamı kalmıyordu. Ben yoktum; ben, güneşin dokunuşuyla taçlandırılan,…

Persephone ve Hades’in öyküsü

Güneş ışığından hiçbir zaman haz etmedim. Tenimi yakan taneler çiçeklerime hayat olurdu ama her bir kök, bileklerime sarılıp beni de bağlardı sanki. Hissettiğim aidiyet değil, tutsaklıktı. Hatırlıyorum, her zaman annemin gölgesinde kalışımı. Babam kimdi bilmezdim bile – anneniz on iki büyüklerden biriyse, sizin de tanrıça olmanızın hiçbir anlamı kalmıyordu. Ben yoktum; ben, güneşin dokunuşuyla taçlandırılan, Apollon’un gülümsediği o tanrıça, Bereket Tanrıçası’nın gölgesinde kalan bir izdüşümdüm yalnızca. Gözlerimi yumdum, ellerimi sıktım -gözlerimi her açtığımda, ölümsüz hayatımda farklı bir manzara görmeyi umarak. Beni hep aynı gökyüzü, gözlerime rengi yansıyan o sevmediğim mavilik karşıladı. Bir kaçış yoktu çünkü benim kaçmak istediğim yer, yaşayabileceğim tek yerdi.

Ya da ben öyle sandım.

Yeraltı Dünyası. Ölülerin dünyası. Adı üzerinde, yaşamın barınamayacağı tek yer. Yaşam, buradaydı; ayaklarımı bastığım, saldığım köklerine hapsolduğum bu “gerçek” dünyada. Diğer dünya hakkında düşünmedim bile, ben ölümsüzdüm, ne gerek vardı ki buna? Arada bir bahçeme uğrayan Hermes’ten duyardım orayı, bana uzun uzun, saklı bir tanrıçayı anlatırdı. Bir zamanlar.

O güne kadar.

Güneş, bir gün benim için de doğdu. Benim güneşim, ölülerin arasından çıkıp geldi. Belki de ruhları görmeye alışkın olduğundan, gözlerime baktığı anda anlaştık. Ruhumu okuyordu. Kimselere fısıldamadığım gerçeklerim birer birer ona dökülüyordu. 

Birer cam gibi parlıyordu gece karası gözleri. Ona bakmaktan kendimi alamıyordum, ne kadar da farklıydı gün ışığındaki heybeti! Karanlığı tedirgin ediciydi ama bir yandan da güven veren bir ezgiydi sanki. Bahçemde durup da karşımda dikildiği ilk gün, çiçeklerime düştü gölgesi. 

Daha önce tanışmasak da bir bakışta anladım kim olduğunu. Yeraltı dünyasının efendisini kim bilmezdi ki? Korkmadım. Sanılanın aksine. Nasıl korkmadım ben de bilmiyorum -belki de hayatımda ilk defa, baktığımda kendimi ait hissedebileceğim bir şey, biri görmüştüm. Gökyüzünü kapatan tanrı, ikimizi de gölgeleri altında bırakmıştı. Korkmadığımı görünce şaşırdı, cesur bakışlarımız birkaç saniye birbiri içinde dolaştı. Sessizliği bozan ben oldum, ismi döküldü dudaklarımdan:

“Hades…”

Dudakları kıvrıldı, buz gibi ifadesinden yayılan o sıcak gülüş içimde bir şeyleri kıpırdattı. “Persephone,” dedi sakin ama güçlü sesiyle. Tüylerim diken diken oldu. Ürpertimin nedeni korku değildi, ismim dudaklarından döküldüğünde kendimi… Bir gölge gibi hissetmedim, her zamanki gibi. 

Ölüm tanrısının dudaklarının arasında bir anlık yaşamı hissettim. Bu hisse aç olan ruhum kavruldu, sancılandı, daha fazlası için kıvrandı. Beni bağlayan kökleri çektiğimi hissediyordum, bileklerim ruhsal acıyla kıvranıyordu. Belki de ipleri koparabilirdim… Belki. Zamanla.

Soru doluydu ona bakışlarım. Ölülerin tanrısı benim bahçemde ne arıyordu, her saniye içim içimi yiyordu. Heyecanım artarken ona bakmayı sürdürdüm -bir yanım bu an hiç bitsin, o gitsin istemese de.

Yaşamın kalbinin uzuvlarımda attığını hiç bu kadar net duymamıştım.

“Buraya geldim, çünkü…” dedi, “Acheron’la ilgili bir sıkıntı olmuş.”

Ah, evet. Şu mesele. Acılar nehrinin tanrısıyla annemin arasında geçen bir hesaplaşmadan dolayı bahçemin bir kısmı ölmüştü. Bir anda hayata küsen çiçekleri görünce önce şaşırmış, sonraysa onlara şefkatle bakmıştım. 

Sanırım onları anlamıştım.

Kaşlarımın kalktığını hissettim. “Evet?” Gözlerini kırpıştırdı, her bakışıyla tenime binlerce iğne batar gibi hissederken, sözlerimdeki soru dolu tonu anlamamış gibi yineledi Hades. “Evet?”

“Peki, sen…” Siz, demedim, neden diyecektim ki? Karşısında duran zavallı bir ölümlü değildim. O an, bir tanrıça gibi hissettiğimin farkına vardım. 

Her zamankinin aksine.

“Neden, sen geldin? Sen…” Hâlâ anlamamıştı Hades, bu büyük tanrının kafasını karıştırabilmiş olmam hoşuma gitmişti. Dudaklarıma yayılan keyifli gülümsemenin farkındaydım, bu, Hades’in kafasını iyice karıştırdı. Kendimi tutamadan kahkaham bahçeme yayıldı, çiçeklerim bu nadir lütfu hevesle karşıladılar. Hades de gülümsemeye başlamışken sözlerime devam ettim. Ölüm tanrısının böyle gülümseyebileceğini düşünmezdim.

“Bu senin için biraz… Küçük, önemsiz bir iş değil mi, Yeraltı Dünyası’nın sahibi?” Üç büyük tanrıdan biri. Sıfatının bile beni titretmesi gerekirken, karşısında inanılmaz bir şekilde rahattım. Kahkahalarım etrafımızı sarmışken Hades’in gülümsemesinin keyfini çıkarıyordum, katlanarak artan bir şekilde.

“Önemsiz mi?” diye sordu, “Dünya üzerindeki en güzel bahçe, benim için önemsiz değil, leydim.”

Gülümsemem kesildi. Yanaklarımın kızardığını biliyordum, üstüme gölgesi düşse de gördüğünü de biliyordum, bu sefer keyiflenme sırası ondaydı. “Pekala,” dedim, sessiz kalmamak için. Bir anlığına kaçırdığım bakışlarım tekrar o yıldızlı geceyle buluştu. “Bu ‘dünya’ neden seni ilgilendiriyor o zaman?”

Muzip bir ifadeyle baktı bana Hades. “Belki de, beni ilgilendiren sadece bu cennet bahçesi, Elysium’dan bir parça olan bu çayırlar ve… onların tanrıçasıdır.”

Kocaman açılmış gözlerimle izledim ölüler tanrısını. Güneşin yokluğunu üzerinde taşırmışçasına siyahlarla kaplanmıştı bedeni, solgun teninde birer şimşek gibi parlayan gözleri, arkasındaki gücü saklamaya uğraşmıyordu bile. Keskindi yüz hatları, tehlikesini belirtircesine, yaşamı arkada bırakmanın etkisiyle… Uzun, dağınık, gözleri kadar kara olan saçları ölümlülerin tapınaklarında tapındıkları heykeller kadar beyaz yüzünün etrafında görkemli bir yeleydi.

Hades’in tapınağı yoktu. Ölümlüler, ona tapınmıyordu.

Benim de yok. O kadar değerli olmadım.

“Ah Persephone, seni ilk kez göreceğim bu güne hazırlanırken, annenden farklı olduğunu biliyordum.”

Soru dolu bakışlarla baktım ona. Gergindim, bir anafor gibi dönen düşüncelerim beni rahatlatmıyordu, aksine karşımdaki yüce tanrının görüntüsü her şeyi daha da karıştırıyordu. Düşüncelerimden kaçmak için ona tutunsam, daha büyük bir fırtınaya sürükleneceğimi biliyordum.

“Ruhlar anlatır.” diye devam etti Hades. “Ölülerin sonsuza kadar yapacağı tek şey, konuşmaktır. Seslerini duyurmaktan başka bir şeyleri kalmaz ellerinde… Senin hakkında da konuştular. Başta inanmadım… Baharın tanrıçasının bir kar tanesi kadar eşsiz olduğunu duyduğumda.

Yeraltı dünyası hakkında ne bilirsin, Persephone? Neler anlattılar sana, kabuslar ve kurmacalarla? Belki de böylesi daha iyidir, sonsuzluğun eşsiz güzelliği paylaşıldıkça azalmaz ama değerini yitirir, çünkü. Benim krallığım, Persephone, benim dünyam, adında ölüm olsa da hayattır. Hayat sonlanır, bir gün yaşam biter -son nefesi kıyametle tanrılar bile verecektir. Gaia’nın bir sözü, Typhon’un bir bakışı, Kronos’un bir kum tanesi yeter buna. Sonlanmayan, asıl sonsuz olansa… Ben, Persephone, ölümün ta kendisi. Güzelliği de burada, güzelliğimiz, o en özel gerçekte saklı, sonsuz hayatın ölünce, benimle başlamasında.”

“Elysium…” diye fısıldadım.

“Kudretli tanrılar ve tanrıçaların evi. Acheron’un şarkısı, Lethe’nin ağıdı, sonlanmayan sonsuz yaşam ve hikâye… Tartarus’un derinlikleri de benim, Elysium’un çayırları da. Görüp görebileceğin en güzel gökyüzü benim parmaklarımın ucundadır, Thanatos’un, beş kardeşin, Hesperidlerin, hepimizin… Bu ise…” Başını yukarı kaldırdı, tepemizde can acıtıcı bir şekilde parlayan mavi gökyüzüne baktı. “Bu yalnızca zavallı Atlas’ın sırtlandığı bir yük. ‘Yaşam’ deneni bir ızdıraba indirgiyorlar, her doğan bir ceza oluyor, günah işliyor.”

Hades’in bakışları tekrar benimle buluştu. Bir süre durdum, hiçbir şey demedim. Kalbim, boğazımda atıyordu, dudaklarıma gelmeye çalışan her kelimeyi baskılıyordu. Sonunda derin bir nefes aldım, boğazımı temizledim, sesimdeki tereddüt her yandan duyulsa da konuştum.

“Ben, bir rüya gördüm…”

Tedirgin bakışlarım onunkilerle buluşunca, güven veren bakışlarından bir şefkat yayıldı üzerime. Gerginliğim çözüldü sanki, gülümsedim, başıyla hafifçe onayladı beni. Bana doğru bir adım attı, artık başımı kaldırdığımda tek görebildiğim bana doğru eğilmiş yüzüydü.

“Duydum, Persephone.” diye fısıldadı. “Rüyanı duydum.”

“Işıltılı bir gökyüzünde, binlerce yıldızdan oluşan bir yeryüzü gördüm. Karanlığın içinde göz acıtan bir aydınlık, tenime değen huzurlu serinlik, içime çektiğim en güzel hava ve meleksi, parlak arzuyu gördüm. Ruhların el ele tutuştuğunu, etrafıma sarıldığını, her biriyle hayatımı paylaştığımı, onları kucakladığımı… Styx’e girip bambaşka biri olarak çıktığımı, kayıkçıyı, içimde çığlık atan seslerin birer birer sustuğunu, ruhumun yaradılışımdan beri ilk defa bir bütün olduğunu, ölüm rengi gülleri, solmuş taze çiçekleri, mor bir kayalıkta yapılan Bakkha ayinlerini, çölü, buzulu, toprağı ve ben…

Yaşadığımı gördüm.”

“Sence bunun anlamı ne?” diye sordu, saçları görüşümü geceye boğarken.

“Ben…” dedim, sesim gittikçe zayıflıyordu ama beni duyduğunu biliyordum. “Yeraltı dünyası böyle bir yer mi?”

İçime çektiğim son nefes onunki olmadan önce elimi tuttu, “Görmek ister misin?” dedi.

*

Efsaneler yazıldı çizildi, her varlığın ağzından bir başka söz döküldü. Gerçek, dilime değdiğinde eşsiz tadıyla çözülen altı nar tanesinde kaldı, kendimden geçtiğim hayatta ve bileklerime bağladığım siyah güllerde.

Ah, ama tanrılar yakamı bırakmadı, Moiralar kimsenin özgür yaşamasına izin vermiyor. Annem için ilkbahar ve yaz, benim içinse geçmeyen bir kabus, Prometheus’un kartalı, her yıl bitmek bilmeyen bir ceza… Bunu kabullendik, kaderimize ikimizin de bulmayı ummadığımız bir mutluluk yazılmışken sevgilim beni sakinleştirmeye çalıştı, ayrılık onun canını benden çok yakmıyormuş gibi. Bunca zaman sevgiyle baktım gözlerine, anlayışla dinledim onu. Seneler geçti, ölümsüz bir hayat başladı bitti, ben, yeraltı dünyasının kraliçesi, kışın bu son gününde kadere meydan okuyorum, şimdi.

Hesperid’lerden aldığım en kutsal nar taneleri, bir, altı, on ve fazlası, parmaklarımda serin lezizliklerini hissettiriyor önce, sonra ağzımın içinde doluyor, ulvi tadları dilime yayılıyor. Ağzımın kenarlarından kaderimin çiğnediğim kırmızı ipleri sarkıyor.

Artık özgürüm.

Yorum bırakın