giriş
Geriye dönüp attığım kısacık bakışla bile hayatımın ne kadar acınası olduğunu gördükçe, gidişimin bu kadar erken olması beni mutlu ediyor. Oysaki benim mutluluğum yalnızca bir kişiden oluştu hep -son anlarımdaki bu değişiklik belki de bir umut kaynağıdır, her şeyi başlatan o bahçedeki sarı çiçekler gibi…
Kendime itiraf etmek istemesem de her şeyin dönüp dolaşıp yine “ona” bağlandığı gerçeği, her nefes alışımla acıyan ruhumdaki bir kor yara gibi. Belki de bu manasız hayatımda çevremi saran boğucu bir yalnızlık olmasaydı hastalığın kollarına düşmeyecektim ve bu son sözler de yazılmayacaktı. Gözlerimizi her kırpışımızın binlerce farklı olasılık oluşturduğu bu evrende en acınası olanı ben yaşamıştım, belli ki, ancak…
Bir yanım, tek manam o olduğu için de mutlu… Sanıyorum.
Yaşayıp giden sayısız insandan biriyim yalnızca, çoğundan daha sefil bir şekilde, adımdan bahsedilmesini hak etmiyorum bile. Bilmiyorum. Yine de gözümün önünden geçiyor hayatım –ölümün son anlarında görülen hızlı bir film şeridi gibi değil, her anım yavaşça gözlerimin önünde oynuyor. Baktıkça içine çekiyor beni, bütün bunları yaşayan ben değilmişim de renkli ekranlarda oynatılan dikkat çekici bir filmi izliyormuşum gibi. Kendimi bir süreliğine de olsa inandırmış olduğum o masal, dudaklarımda buruk bir gülümseme oluşturuyor, çoktan tozlanmış anılar gün yüzüne çıkmaya her zaman olduğu gibi hevesli -bu sefer izin veriyorum onlara. Kaderimde bir mihenk taşı olan o olay, hayatımı öncesi ve sonrası şeklinde iki parçaya bölen o gün… Nefesimin boğazımda kalışı, soluksuzluğumun gözlerimin önünde oluşturduğu koca bir hayat ve o… Bakışı, gülümseyişi, bana seslenişi… İsmimi dudaklarından duyuyorum, önce bir kere sonra defalarca, her duyduğumda gerçekliğini sorguluyorum ama bir zaman sonra biliyorum.
O gerçek, onu görüyorum, o da beni görüyor.
Onu hissediyorum ama o, beni hissetmiyor.
Kendimi nasıl kandırmış olduğumu, olayların içinde olduğum anda onlara hiçbir zaman dışarıdan bakamadığımı fark ediyorum ve hatalarım üzerime yığılıyor külçeler gibi, suçluluk duygum beni ezerken her zaman olduğundan da fazla bir şekilde, belki de hayatımda ilk defa bu kadar açık, net görüyorum yaşananları. Anlatmaya değip değmeyeceğini bilmediğim bir öyküm var, hayat öyküm, ayrılış öyküm… Ellerim titreyerek başlıyorum, olayları anlatmak onları yaşamakmış gibi olacak, biliyorum. Buna hazır olup olmadığım ise… Sanırım bunu da zaman gösterecek. Çünkü zaman benim en acımasız dostum, gerçekliğe uzanan dişleriyle yakamı ısırmayı bir türlü bırakmadı ve şimdi avını elde etmiş bir yırtıcı gibi, beni yavaş yavaş karanlığına sürüklüyor.
bir
İyi veya kötü, bilemem, ama her bakımdan “ilginç” bir ortamda dünyaya geldiğim söylenebilir, bu ister fiziksel ister ruhsal açıdan olsun. Bir hastane yüzü gördüm mü bilmiyorum, sanmıyorum, hayatımda elbette ki farklı mekânlarda bulundum ama genel olarak tek bir yerde yaşadığımı söyleyebilirim size: Altın Kadeh. İsmi etkileyici –tüm anlamlarıyla ve şekilleriyle özenle düşünülmüş, annemden beklenilmeyecek bir özenle.
Ama konu “işine” geldiği zaman, düşünmede kimse onu geçemezdi zaten. İnanılmaz bir zekâsı vardı annemin ve bunu kullanmayı iyi biliyordu, bu zekâyı en çok sivrilttiği alan ise onun hayatını verdiği, hayatını kazanmasını sağladığı yerdi. Evimiz; adını hoş kokulu, güzel görünüşlü bir çiçekten alırdı –güzel bir tesadüf eseri olarak da, annem burayı kendi eserine dönüştürmeden önce bile bu ahşap evin bahçesinde altın kadeh çiçekleri yetişiyor, gür çimenlerin arasında açık kahverengiden sarıya uzanan renkleriyle altın tanelerini andırıyordu. Konu evimiz olunca böyle şeylere çok anlam yükleyen, inanan birisi olmasam da bu fikri ben bile takdir etmiştim: “Umut” tu bu çiçeğin anlamı, her çeşit toprakta yetişebilen bir umut; evimize, aynı zamanda geçimimizi sağlayan, annemin o küçük işyerine bağladığı umut, ailemin eserinin insanlara dağıttığı umut… Evet, her şey mükemmel derecede uyumlu görünüyordu.
Gözlerimi ilk açtığım yer, annem ve kız kardeşi tarafından keşfedilmiş; binbir güçlükle onarılmış, süslenmiş ve şirin bir eve dönüştürülmüştü. Dışından temizlik ve huzur akıyordu bu küçük, kutu gibi evin; renk renk cümbüşlerle aydınlanan bahçesinde her zaman özel bir yere sahip olacak umut çiçeğimiz dışında allar, morlar, beyazlar da vardı. Masalsı bir görünüme sahipti –şehrin keşmekeşinden uzakta, ağaçların arasında bir sığınma yeriydi, insanların gördüğünde durup bir kez daha bakacağı türdendi. Burada gerçekten de diğer insanlardan uzakta yaşardık, en yakın komşumuz adımlarınız birbirinizi hızlıca takip ederse on-on beş dakikalık mesafedeydi. Çok zaman –annem orman olmadığını söylese de- içinde bulunduğumuz ormanın sessizliğinden ürker, geceleyin pencereme sürülen ağaç dallarının tırmalamasıyla kendimi yorganımın altına saklardım. Garip, tanımadığım hayvan sesleri kulağımı doldururdu ve bir süre sonra bu hayvanların kendi aralarında bir dille haberleştiğine ve bize saldırmak için planlar yaptığına inanır, odamın duvarından hayali tırmanma sesleri duyardım. Ah, hayali –evet, bu özelliğim yalnızca benim yaratıcılığıma has değil, soyumuzda aktarılan bir cevherdi.
Çocukluk yıllarım Altın Kadeh’te geçti, gençliğim de. Ara sıra gittiğim okulum benim için bu evin yanında adı bile geçirilemeyecek kadar önemsizdi, sonunda kendi adımlarımı atmaya karar verip de arkama bakmadan, koşarak uzaklaştığım o yıllarda kendime bulduğum daracık daireler, uzaktaki yeni evler ise bir anlam taşımayacak kadar boş… Evet, dürüstlükle söyleyebilirim ki benim bütün “hayatım” Altın Kadeh’te geçti, hayat dediğiniz ruhunuza işleyen olaylar değilse de nedir ki zaten?
Ne var ki, bütün hayatımın geçtiğini söylediğim bu yeri ben nasıl yüceltip bağrıma basıyorsam oranın da beni aynı derece kendinden ittiğini, uzaklaştırdığını hissediyorum. Çünkü içinde kaldığım o tıkış tıkış odaları, her zaman loş olan havasıyla o ev; bir yuva kalıbına sığmaktan çok uzaktı.
Alt kata inmem belirli bir süre için yasaktı, ben de üst katın ıssızlığında, yalnız başıma geçirirdim günlerimi. Hava her zaman soğuktu, duvarlar ve pencereler dışarıdaki yalnızlığın soğukluğunu içeri geçiriyorlardı. Üst kata herhangi bir kaynak ayırmayı akıldan geçirmek bile anlamsızdı –ışıklar yakılmaz, mumlar harcanmazdı, üst katta ne gibi bir şey vardı ki, ben ve varlığını hissettiğim kötücül korkular dışında? Hayır, gece gündüz demeden karanlıkta ve soğukta dolaşırdım üst katın koridorlarında. Evet, gece gündüz demeden –evimizin, gündüzleri de olabildiğinde loş ve ışıksız olmasına özen gösterilirdi çünkü, en azından güneş ışığı demeliyim buna. Perdeler sımsıkı kapalıydı her zaman, yalnızca mumların gizemli ışığı aydınlatırdı yüzleri ve bu küçük mum alevleri yüzlere öyle bir gölge verir, bakışları öyle bir derinleştirirdi ki çoğu zaman annemin karşısındaki çeşitli insanlardan önce benim korkup kaçasım gelirdi.
Soğuğu sevmezdim. Hele karanlığı, hiç sevmezdim. Annemin müşterileriyle görüşürken giymeye tenezzül etmediği eski, uçları bacaklarıma dolanan mavi bir hırkasına sıkı sıkı sarılır, soğuk olmasına rağmen duvarlara sürünerek oradan oraya dolaşırdım. Bunun nedeni diğer tarafta uzanan merdiven trabzanından aşağının, alt katın görülmesiydi –ve hayır, orayı görmem, dahası kendimi göstermem kesinlikle yasaktı. Bu yasağa belli bir süre –hatta haddinden fazla bir süre- uydum, bunun nedeni içimin korku dolu olmasıydı belki de.
Korku… Ne kadar çeşitli bir duygu. Bir kavramın bu kadar farklı şekillere bürünmesi ne garip, hepsini birleştirip adına korku dememiz ise daha garip! Kendimden biliyorum ki annemin bana kızmasından duyduğum korku ile garip mum ışıklarından duyduğum korku farklıydı, teyzemin yüzünü boyalarla karartmış halinin bir anda karşıma çıkmasıyla, dışarıdaki hayvanların veya bilinmeyen düşmanların bize saldırmasından duyduğum korku farklıydı. Ama hepsinin adı aynıydı, hepsi, o trabzana yaklaşmamı engelleyen korkularım çerçevesinde birleşmişti.
İzin verilen saate kadar –ki bu da mum ışıklarının söndüğü saat oluyordu- aşağı inmiyordum, asalak bir canlı gibi yukarıda neredeyse sürünerek dolaşıyordum. Karnım acıkıyordu ama tüm yiyecekler aşağıda, istifi yapılmış halde küçük kilerdeydi. Annemin müşterilerine ikram ettiği çayın iç bunaltıcı kokusu ise midemi bulandırmaktan başka bir işe yaramıyordu, duman yükselerek burnuma kadar geliyordu… Ne var ki buna da alıştım, bir süre sonra bu koku bende ev ile özdeşleşti hatta ve belli bir zaman sonra da… Onu arar oldum.
Akşamları, annem ile teyzem de yorgun argın bir şekilde üst kata çıkarlardı –o zaman, beni gördüklerinde ikisinin de bir an şaşırıp durakladığını hissederdim, hiç sektirmeden. Bu benim için o kadar alışılmıştı ki… Onlar içinse her akşam karşılarında beni bulmanın şaşkınlığı hiç değişmiyordu, varlığım o kadar unutulasıydı ve o kadar önemsizdi ki görünüşüm, onlarda hayret uyandırıyordum. Bana bir şey dememelerinden yasağın sona erdiğini, artık aşağıya inip ne istiyorsam yapabileceğimi anlıyordum –istediğim şey genelde o masaya hiç yaklaşmadan yiyeceklerin yanına süzülüp karnımı doyurmaktı. Bundan hoşlanmadıklarını biliyordum, gün boyu durmadan çalışıyorlardı ve kazandıkları parayla alınanları da benim gibi istenmeyen, hiçbir işe yaramayan biri tüketiyordu.
Henüz çok küçüktüm, işlerine yarayabileceğim bir yaşa gelememiştim. Bazen teyzemin beni ölçüp biçen bakışlarla tarttığını görüyordum, annem yüzüme hiç bakmazken. Sanırım, ileride beni işe yarar hale getirebilecek yolları arıyordu ve ablasını teselli edebiliyordu böylece. Çünkü ablası eşsiz zekâsıyla kendisine mükemmel bir hayat kurmuşken hayatında yaptığı tek hata bendim ve ikisi de beni her gün görmek, duvarlara sürünerek acınası halde ilerleyen varlığıma katlanmak zorundaydı. Onun için de dayanılmaz olmalıydı, tırnaklarıyla kazıyarak geldiği bu yerde beni, benim gibi bir başarısızlığını durmadan görecek olması… Ama olan olmuştu bir kere, dünyaya gelmiştim ve bunu bir fırsata çevirmek lazımdı, bunun ömür boyu sürecek bir pişmanlık olmasındansa.
Ben aşağıda açlığımı giderirken üst kattan annem ile teyzemin seslerini duyardım –hararetli bir tartışma olurdu bu, hayal güçlerinin birbirleriyle çarpıştığı bir savaş alanı… O an biri eline bir kalem alsaydı sanıyorum ki okunması oldukça ilginç olan eserler meydana getirebilirdi. Ama onlar yaratıcılıklarını yaşantıya dönüştürmeyi tercih ediyorlardı, bu sayede de başka yaşantılara etki etmeyi…
“Yarın kimler gelecek?” diye soruyordu annem, teyzem ise duyulan kâğıt hışırtılarından sonra özenle tuttuğu listeleri çıkarıyordu. O kadar titiz bir şekilde not tutardı ki her şey çok düzenli ve özenli olmasına rağmen kendi düzenini ondan başkası anlayamazdı, annem de bu işleri yapacak kendi kardeşinden daha yetenekli birini bulamazdı sanıyorum. Teyzem, inci gibi yazısıyla yazdığı isimleri okurdu teker teker, annem de ondan sonra her bir ismi tekrarlar, ezberlemek ister gibi kafasına yerleştirirdi. Bu genellikle sayısı on-yirmi arasında değişen liste tamamlandıktan sonra asıl konuşma başlardı: Son görüşmede onlara neler denmişti? Şimdi, neler olmalıydı? Aradan geçen süre, nasıl doldurulmalıydı? Ailelerin küçük çocuklara sevgi sözleri, âşıkların sevgililerine şiirleri nasıl söylenmeliydi, bunlar neye göre seçilmeliydi?
Bunları hiçbir şey anlamadan dinlediğimi hatırlıyorum. Öyle ya, kimdi bu konuştukları insanlar, kimlere aitti bu tanımadığım isimler? Benim yalnızca iki tanıdığım vardı: annem ile teyzem. Onlardan başka bir de kendi yüzümü görmüştüm, bu kadar. Hasta olduğumda buraya bir doktor gelmezdi, kendi kendime iyileşirdim. Henüz okula başlamamıştım, hiçbir yaşıtımla da karşılaşmamıştım. Evet, evimize bir sürü giren çıkan kişi olurdu –ancak duvarlara yapışarak gün dolduran ben, bunların ancak başının arkasını veya camdan uzaklaşan siluetini görebilirdim, sonra da kendimi göstermekten korkarak olduğum yere daha da sinerdim.
İşimi bitirip sessizce üst kata çıktığımda konuşmalar biraz dinmiş olurdu, öyle ya, bunlar sadece üstünden geçmeydi, asıl planlamalar günler öncesinden yapılıyordu. Teyzem ve benim uyuduğumuz oda annemin ardı ardına içtiği sigaraların dumanından boğuklaşır, keskin bir kokuya bürünürdü. Annem asla kendi uyuyacağı odada içmezdi sigarasını, gerçi, o odada ne yaptığını Tanrı bilirdi. Burada giyinir, yüzüne boyaları burada sürer, burada yer-içer, sigarasının kokusunu da burada yayardı –sonra, her akşam belli bir saatte odasına çekilir ve sabah uyanana kadar da çıkmazdı oradan. Bu odaya olan sevgisi ben de burada uyuduğumdan değildi herhalde, teyzemdendi diye tahmin ediyorum. Akşamları kendi köşeme çekilip yatağımın üstünde bir kedi gibi kıvrılırdım ve ikisini izlerdim. İkisi de bana, ulaşılamayacak yüce varlıklar gibi görünürdü –belki de tenezzül edip benle tek kelime konuşmadıklarından. Şaşılacak derecede benzemezlerdi birbirlerine; annem buğday tenliydi, koyu renk ışıltılı saçları vardı. Keskin yüz hatları, vahşi bir ifade yerleştiriyordu yüzüne, bakışları her zaman çarpıcı, her zaman ışıltılıydı. Boylu posluydu da, ayağa kalktığında bir heybet göstergesi haline geliverirdi. Teyzem ise daha solgun tenli, ince telli ve annemin gür kıvırcıklarının yanında acınası duran düz keçe kahverengi saçlara sahipti. Göz yapıları aynı olmasına rağmen teyzemde o alımlı bakışların gölgesi bile yoktu; uzun kıvrık kirpikler, yay gibi siyah kaşlar ne gezsin! Annemin bakışları oyuna getirici, kandırıcıydı, kurnazlığını bir perde ardına gizlerdi ama teyzeminkiler o kadar açık bir biçimde bağırırdı ki içindeki sinsiliği, bu kısa ve sıska kadına bakmaktan kaçınmak isterdim.
Yine de, görünüşlerindeki farklarına rağmen çok uyumlu bir ekiplerdi. Annem, tabii ki de, güzelliği ve zekâsıyla ön plana çıkıyor, insanlarla görüşüp konuşuyor ve onları etkiliyorken teyzem arka planda kalıyor, işin dönmesini sağlayan asıl çarkı çeviriyordu. Hangisinin işi daha zordu bilemiyorum, ama biliyorum ki birinden biri olmazsa bu iş süremezdi.
Bazen merak ederdim; teyzem, annemi hiç kıskanır mı diye. Çünkü kendimden bildiğim bir şey varsa, benim kıskandığımdı. Evet, daha küçük bir çocuktum, neyin ne olduğunun farkında bile değildim… Ama her gün gördüğüm bir kadın vardı, bu kadın bir heykel gibi güçlü bir duruşa ve yırtıcı bir güzelliğe sahipti, aynı zamanda bu kadın annemdi ve benimle ilgilenmek onun için tanımlanmış bir davranış değildi. Bu kadın gözümde bir tanrıçaydı, ona sesimi duyuramıyordum, ona asla ulaşamıyordum. Yalnızca baktığım yerden hayranlığımı sunabiliyordum ona –bir günden bir güne de lütfedip sunduğum adağı kabul etmiyordu. Ona bu kadar ısrarla bağlanmamın sebebi ondan hiçbir geri dönüş alamamamdı belki de, onun bana “annelik” yapmasını en içten duygularımla, en yılmayacak şekilde istiyordum çünkü bunu bir kere bile görememiştim daha önce ve içimde bilinmeyene karşı bitmek tükenmek bilmeyen o arzu vardı, o hissin kendisi dışında hiçbir şeyin yatıştıramayacağı arzu.
Görünüş olarak ise şu an kendime bakıyorum da, ne annem kadar çekiciyim ne de teyzem kadar silik. Kendimi, yüzüne bakılabilir biri olarak tanımlamam yeterli olur sanırım çünkü asla güzel olduğumu düşünmedim, bunun nedeni güzelliğin annemle eşleşmiş olması belki de, zihnimde.
Ertesi gün, isimleri söylenen insanlar gelirlerdi, tek tek kapımıza girip çıkarlardı ve onların seslerinin anlaşılmaz uğultuları benim bulunduğum yere ulaşırdı, mumların yavan ışığına karışırdı. Aynı şekilde bir gün daha geçerdi, akşam art arda yakılan sigaralar eşliğinde ertesi günün konuşulduğu bir zaman daha, sonra bir sonrası, bir sonrası… Benim için, bundan başka bir hayat yoktu.
Evimizin dışında bir levha sallanıyordu: Altın Kadeh. Biz de bu Altın Kadeh’in içinde yaşıyorduk, günlerimiz –en azından benim için- bitmek bilmeyen bir aynılıkla geçiyordu… Ta ki bir gün, çocuk merakım korkularımı aşana kadar.
O sabah her şey alışılageldikti aslında, kalkmıştım, yatağımdan çıkmayıp meraklı gözlerle –bu merak hiçbir zaman bitmiyordu- annem ve teyzemin hazırlanmasını izlemiştim. Annemin günlük hayatta giydiği kıyafetler ile işte giydiği kıyafetler birbirine dönüşmüştü artık, hepsi de ona çok yakışırken aynı zamanda bu çağın dışından olduğu havasını veriyordu. Gür ve uzun kıvırcık saçları başının etrafını bir yele gibi kaplarken bu görüntü onu daha da güçlü kılıyordu. Yüzüne boyalar sürüyordu –ama ne boyalar! Göz kapakları siyahlara bürünüyordu, kirpiklerinden uzayan çizgiler neredeyse şakaklarına değiyordu. Yanakları canlanıyor, dudakları kızarıyordu, bir anda başka bir dünyadan gelme bir yaratığa dönüşüyordu. O anlarda güzel mi oluyordu korkutucu mu bilemiyorum ama amacının ikisi birden olmak olduğunu sanıyorum. Teyzem ise, onun kadar gösterişli giyinmiyordu –boynunu mücevherler süslemiyor, parmaklarında geniş taşlı yüzükler ışıldamıyordu –annemdekilerin çoğu gerçek mücevherat olmasa da o, her şeyi en kalitelisiymiş gibi taşımasını bilirdi üstünde- Onun da elinin üstünde, bileklerinde siyah boyayla çizilmiş iç içe geçen şekiller oluyordu, evet, ama bu benim için bir süs olmaktan çıkıp onların derisinin hayatım boyunca gördüğüm hali haline geldiğinden yadırgamıyordum. Giysileri ise oldukça sade olurdu; üstüne yapışmaz, olabildiğince az göze çarpardı. Başına bir taç takardı, bunun tülü de gözlerini kapatırdı ve incecik çizgi gibi görünen dudakları görünürdü yalnızca yüzünde –bu görüntü de bana hep komik gelirdi.
İşte böyle, her sabah uzunca hazırlanırlardı yeni güne ve ben de bir yatağıma sinmiş halde onları izlerdim. O sabahın da bundan pek bir farkı olmamıştı, hazırlanmaları bittikten ve beni odada yalnız bırakarak aşağı inmişlerdi. Bir süre öylece yattım –tavanın çatlamış boyasına, çatlaklarda yürüyen bir karıncaya baktım. Sonra, ani bir istekle yataktan kalktım, giyindim, bir anda canım sıkılmıştı sanki ve o odada kalmak istemedim. Odanın içinde geceden ağırlaşmış bir hava vardı zaten, az daha dursam boğulmam işten bile değildi. Koridora çıktım –çıkar çıkmaz da, kulağıma o uğultular doluştu yine. Evin içi günün doğduğundan şüphe ettirircesine karanlıktı, mum ışıkları her yeri sarmıştı. Ben yine her zamanki gibi duvardaydım, avuç içlerime bir esinti doluyordu. Birden bir adım attım öne doğru, sonra ikincisi, sonra diğerleri… Ellerim trabzanın korkuluklarını tuttu, bir hapishanenin parmaklıklarının ardından bakarmışçasına tutmaya devam ettim onları, olduğum yere çöktüm, kocaman açılmış gözlerimi parmaklıkların arasına getirerek bakışlarımı aşağıya çevirdim. Benden saklanan, bakmaya günlerce çekindiğim sahne karşımdaydı.
Başlangıçta hiçbir şey anlamadım hatta her şey alabildiğine sönük geldi bana. Evet, sönüktü burası, ışıklar sönüktü, görüntüler de… Kafamda burayı nasıl büyütüp yüceltmiştim bilmiyorum ama ilk izlenimim, kesinlikle hayal kırıklığıydı. Loş ışıkta annemin yüzü zor seçiliyordu, yuvarlak masada, karşısında oturan kişinin de… Işık yüzüne aşağıdan vurarak kirli bir sarılıkla aydınlatıyordu çehresini. Yüzü çökkün durmasına rağmen oldukça kilolu bir adamdı, oturduğu sandalyesinden taşıyordu neredeyse. Başı, çenesinin altından sarkan yağ parçalarını taşıyamadığı için yere eğilmiş gibi duruyor, böylece o parçalar da daha çok katlanıyordu. Küçücük gözleri vardı adamın, göz bebekleri huzursuz bir şekilde fırıl fırıl etrafta dolaşsa da annem konuşmaya başlayınca bakışlarını karşısında oturan güzel kadının yüzünde sabitlemişti. Adamın etkilendiği belliydi her halinden ancak annemden mi yoksa onun ağzından çıkan garip sözcüklerden mi o küçük gözlerin bakışlarının gerildiğini, ellerinin yumruk haline gelip derisi kemiklerine birkaç beden büyük geliyormuş gibi duran yüzündeki rengin çekildiğini anlayamamıştım.
Masanın üzeri birtakım kâğıtlarla, yıldız şeklinde, parlak altın bir eşyayla, üstündeki yazıları okuyamadığım bir tahtayla doluydu. Adamın önünde bir fincan vardı, işlemeli ve parlak renkli, benim asla kullanmadığım takımlardan birinin bir parçası… Gözlerimi masadan çekmiştim çünkü anlayamadığım o olayı izlemeye devam etmek anlamsız gibi görünmüştü bana. Yerlere, koltuğun kolçaklarına, küçük sehpalara konmuş tütsüler loş ortamı buharlara boğduğundan iyi bir görüş yakalayabilmek oldukça zordu aslında. Karanlıklar içinde onun bir parçasıymış gibi dikilen siluete, teyzeme çarpmıştı gözüm. Teyzem bir köşede sinmiş, sessizce duruyordu. Bakışlarını anneme sabitlemişti. Simsiyah giyinmiş, başındaki tuhaf şapkasıyla saçlarını örtmüştü. Keşke bir tülle yüzünü de kapasaydı çünkü yüzünün yanındaki mumun ışığından dolayı sapsarı ortaya çıkmış rengi ile parlak gözlerinin beyazı, gece görsem beni korkutabilecek bir tezat oluşturuyordu.
“Gelecek,” dedi annem en sonunda, onun sözlerini başından beri dinlemesem de konuşmasının sonuna geldiğini nedense anlamıştım, bu da dikkatimi çekmişti. Annem bir anda ayağa kalkarken karşısındaki şişman adam masa örtüsünü kavrayacak şekilde yumruklarını sıkmıştı, korku dolu gözlerle anneme bakıyordu. “Bit-bitti mi?” diye sordu. “Gelecek… Ne demek bu?”
“Bir dahakine,” dedi annem, tepeden bakar gibi bir sesle. “O zaman devam edeceğini söyledi.”
Adamın korku dolu bakışları birkaç saniye boyunca sürmüştü ancak sonra o da ayağa kalkmıştı. Bir kenara koyduğu paltosuyla şapkasını alıp başı eğik bir halde evimizi terk ederken annem sigarasını çoktan yakmıştı bile, puslu havaya bir de kötü kokulu o duman eklenmişti. “Ödeme?” diye sormuştu annem, soğuk bir şekilde.
“Öncesinde yapıldı,” demişti teyzem. Hemen peşinden, anneme birtakım kâğıtları ve onlarda yaptığı hesaplamaları göstermeye başladı, ben de yavaşça parmaklıklardan uzaklaşarak uzun zamandır benimsediğim duvar diplerine çekildim.
Olanlardan bir şey anlamamıştım ancak etkilenmiştim. Evimizden çıkıp giden o adamın annem hiçbir şey yapmazken bile ona gösterdiği saygı, bende derin bir merak uyanmıştı. Evet, annem benim gözümde en basit tanımıyla “yüce” bir varlıktı, dokunmaya uzanamayacağım, ona erişemeyeceğim kutsal bir kişilikti. Diğerlerine de mi böyle geliyordu peki, herkes, benim gibi ondan bu derece etkileniyor muydu?
Belki, evet… Ancak, bu cevaba kesin olarak inanmamı engelleyen bir şeyler vardı, o adamın küçük gözlerindeki birtakım sinsi pırıltılar. Sanki… Sanki bir beklentiyle de doluydu içleri ve adam, anneme karşı benim gibi tamamen bir hayranlık beslemiyor, kendini teslim etmiyordu. Evet, beklenti… Fakat neyin beklentisi? Ben her ne kadar tamamen kendini teslim edişten ve karşılıksız bir bağlanıştan bahsetsem de benimki de öyle değildi aslında, ben annemin bana göstereceği ilgi kırıntılarına aç bir şekilde bekliyordum ve buna çabalıyordum. O zaman bu, kazanmam gereken bir şey gibi geliyordu bana. Ancak adam… O adam, öyle değildi.
Sonradan anladım, herkeste vardı bu. Evimize giren, teyzemin eline paraları sayan, o kadife örtülü masanın bir tarafına oturup annemin karşısında ezilip büzülen her insanın gözünde, o adamınkiyle aynı ifade vardı. Hepsi ürpererek giriyordu kapıdan, davranışlarındaki tereddütü görebiliyordunuz –paltolarını çıkarırken elleri titriyordu, vücutları gergindi, gözleriyle etrafı kolaçan ediyorlardı, sandalyeye oturunca bacakları stresten sallanıyordu, sonra masayı da salladıklarını fark edip daha gergin bir şekilde vücutlarını sabit tutmaya çalışıyorlardı. Peki, neydi onları bu derece ürküten? Buraya gelirken neyin kararsızlığını yaşıyorlardı?
Bunların hepsini sonradan öğrenecektim. Ne yazık ki, düşündüğüm her anda meraklandığım, beni heyecanlandıran bu soruların cevabı umduğum gibi gösterişli çıkmayacaktı.
Cevap neredeyse komikti, o kadar anlamsız, o kadar saçmaydı ki o çocuk halimle düşündüklerim bile bundan daha olabilir, daha imkânlı şeylermiş gibi geldi bana.
Ama belki de annem gibi insanların yapabildiği budur: Görünüşü sayesinde hayata şanslı başlamış, bunun getirdiği özgüven ve meziyetlerinin bilincinde olma özelliği de eklenince kendini diğer insanlardan birkaç basamak üstte görmeye –ve diğerlerine de kendini öyle hissettirmeye- alışmış insanlar, etrafa yaydıkları cazibe sayesinde bir çocuğun bile anlamsız bulduğu şeyleri saçları ağarmış insanlara kabul ettirebilir.
*
Yorum bırakın