Yalnızlığım, ölümüme yol açmıştı. Sonsuza kadar seninle yalnız kalmak ise bana verilen cezaydı.
Gözlerimi açtım, seni gördüm. Artık yaşamadığımı biliyordum ve yüzün bana sonsuz hayatımın ödüllendirildiğini düşündürdü. Her seferinde olduğu gibi, yalnızca bir saniye boyunca. Sonrasında Sisifos’un kayasının ağırlığını duymaya başladım.
Günlerden ne, bilmiyorum. Tüm düşüncelerim birbirine karıştı ve gözlerimi açtığım ilk andan itibaren gördüğüm sadece sensin. Konuştuğum, sensin. Bilmiyorum, sesimi duyuyor musun? Duysan korkardın herhalde. Korkmamanın tek yolu beni görmen olurdu, bunun da gerçekleşmediğine eminim. Karşında duruyorum çünkü, başını kaldırdığın anlarda fark etmeden gözlerimin içine bakıyorsun. Ama beni görmüyorsun.
Bunu istemezdim. Sürekli izlendiğini bilmek seni rahatsız ederdi, varlığım seni korkuturdu büyük ihtimalle. Bunca zamandan, yaşadığım onca şeyden sonra hâlâ kötü hissetmeni istemiyorum. Şu anda… Bunu istemiştim, bir süre önce. Bunun için bir şey yapmıştım. Ancak senin yanında olduğumdan beri… Yaptıklarımın bir etkisi olduğunu göremedim. Keşke ne zaman gözlerimi açtığımı bilsem. Keşke, aradan geçen süreyi… Keşke aradan süre geçmiş olsa ve bu etkiyi yalnızca ben görememiş, kaçırmış olsam.
Son bir defa beni düşünürdün. Ya da, bizim durumumuzda, beni ilk kez düşünmüş olurdun herhalde.
Kendimi hâlâ yaşıyor gibi hissediyorum. Sen, belki de, sebebi sensin. Kısa, sıradan hayatım boyunca… Yalnızca seninle olduğum o daha da kısa sürede yaşıyormuş gibi hissetmiştim. Hiçbir şey, bana gözlerindeki ışıktan parlak görünmemişti. Yanındayken nefes alabiliyordum sanki, seni görünce uzun süredir boğulurken bir anda su yüzüne çıkmış gibi hissediyordum. Karanlıktan kurtulup güneş ışığıyla etrafımı görüyordum ve yeni doğmuş bir bebekten daha bilgisiz olduğumu fark ederken hayat konusunda, içim yaşama isteğiyle dolup taşıyordu. Şaşırıyordum. Bir kez bile hissetmediğim bir duygu olmuştu bu ve bana bir kere vurduğunda öylesine sarsılmıştım ki, ne yapacağımı bilememiştim. Derin bir susuzluk, içimi yakıp kavuran bir acı gibiydi, bu ne yapsam geçerdi ki?
Yaşama içgüdüsüyle belki… Bedenim, yaşamın bu olduğunu anlamasıyla, onca yıl mahrum kaldığı her şeyin üzerine atılır gibi sana tutunmuştu ve her anımı seninle doldurmam gerektiğini anlamıştım o an. Buna mecburdum. İlk defa seninle gülmüştüm, gerçekten, gülüşüm o kadar gerçekti ki kulaklarıma ulaşmıştı ve göğsümde hissetmiştim, hâlâ atan bir kalbe sahiptim ve o kalp hızlanmıştı, sen benimle konuşmaya devam etmiştin. Seni dinlemiştim, bir kelimeni bile kaçıramazdım. Bilmem, fark etmiş miydin her lafın büyülü bir sözcük gibi gelirken kulaklarıma, nasıl sakin kalmaya çalışmıştım karşında! Sonsuza kadar konuşalım istemiştim ve gözlerimizin içine bakalım, parmak uçlarımı bile karıncalandıran duygu o kadar güçlüydü ki, yanımda kal, bana yaşam ver, ayrılmayalım, yaşayalım…
Şimdiki durumumuz aynı olmasa da benzer. Benim sesim yok sadece, benim görünüşüm yok, bir ben yok, benliğim var sanıyorum, bilmiyorum, düşünemiyorum ki… Yalnızca buradayım, her nasıl oluyorsa karşındayım. Senden ayrılmaya dayanamadığım için ölmüştüm. Bak, sanırım, gerçekten de senden ayrılamazmışım.
Beni düşünüyor musun hiç, merak ediyorum. Sende ufacık da olsa bir iz bırakabildim mi, benim bütün hayatım senden ibaretken?
Koca bir boşluktu hayatım ve emindim, ben doğmaması gereken bir insandım, hatalıydım. Birbirine karışıp geçen yıllar bende bir hiçlik olarak büyüdü, sevmediğim bir kitabı bitirmek için sayfaları ardı ardına çevirir gibi geçirdim günlerini, kitabın kalınlığını bilmeden. İnce olmasını umdum ama elimde tuttuğumda hissetmek bile istemezdim ağırlığını, kalın kitaplar ancak okuyucuyu içine çekince, karakterlere hayat verip kitabı tutan ellerin sahibine duygular hissettirince tat verir çünkü. Hayatımın ne zaman sona ereceğinin bilinmezliği hayatımdaki tek heyecan verici şeydi belki de. İyi bir şeyler değil, bir şeyler yaşayabileceğime dair umudum her geçen günle tükeniyordu. Neden buna devam ediyorum, diye sorarken buluyordum kendimi, neden yaşıyorum ki? Belirsiz bir gelecek, mutluluk bile değil, bir şey hissedebilme ihtimali için mi? İyimser bir insan değildim, kendimi ayakta tutamıyordum. Hiçbir şey düşünemiyor, hissedemiyordum ve tek istediğim biraz yaşamaktı, etrafımda gördüğüm tüm insanlar gibi yaşamak. Ne olursa olsun fark etmez, diye düşündüm, insani bir duygu devam etmemi sağlayabilir belki… Yanılmışım. Mutluluk istemeye hakkım olmadığını biliyordum, bu dünya beni kabul etmiyordu, belki de sevmiyordu ve dileklerime, bana seni göndererek karşılık verdi, en büyük üzüntümü ve ben bunu kaldıramadım.
Sonumu getirmek için kanımın akması, kalbimin durması gerekmedi; biraz olsun yaşamak istemem buna yetti.
Sana inanmamıştım, biliyor musun, beni sevdiğini söylediğinde. Ben bile sevmiyordum kendimi, bir başkası nasıl sevsindi ki? Ama sen söylemeye devam ettin, söyledin, söyledin. Gülümsedim.
Yıllar süren boşluktan sonra ilk defa bir anlam bulmuştum hayatımda: Sen. Sen vardın, sen beni seviyordun. Benim bir hayatım yoktu aslında, yaptığım şey yaşamak değil günleri öldürmekti. Ölümü beklemekti. Seni görünce tüm hayatım sen oldun ve ben, yapabileceğim tek şeyin seni sevmek olduğunu fark ettim. Her şey bir anda anlam kazanmıştı, neden bunca yıldır hayatımın bir anlamı olmamıştı, çünkü sen yoktun, o an anlamıştım, ben bu dünyaya sevmek için gelmiştim ve kendimi bir an olsun sevmemiştim, sen yoktun ve sen geldin, seni sevdim. Sen, benim hayatım oldun.
Seni severken bencilliğimle suçladım kendimi, seni severek yaşıyordum ve böylece kendime de bir fayda sağlıyordum sanki. Bu, dünyanın en büyük ikiyüzlülüğü gibi geldi bana. Oysaki ben tamamen senin olmalıydım. Ben, olmamalıydım.
Kendimi biraz olsun sevseydim seni sevemezdim.
Yorum bırakın